ŞİİR'İN EVİ NERESİDİR....?
ŞAİRLERİMİZDEN CEVDET KARAL'IN ŞİİR ATÖLYESİNDEKİ SUNUM METNİ;

Şiirin evi neresi?*

 

Bu ve benzeri sorular karşısında ilk elde yapılması gereken; şu olabilir mi: Soru’nun tam olarak ne anlama geldiğini, nereden kökenlendiğini belirginleştirmek ve onu hangi bağlama oturtacağımıza karar vermek ya da yer aldığı bağlama ışık tutmak.  Soru’nun; sonucu baştan kestirilemeyecek ve yoğun bir çabaya girmeyi gerektirebileceğini de kabullenmek.  Buna, sorunun cevabına yönelmeden sorunun kendisine yönelmek diyebiliriz.

Bize bir soru yönelten bu cümlenin sahiciliğini sınayarak işe başlamalıyız. Şiirin evi neresi? Bu gerçekten bir soru mudur? Ortaya çıkarılması, aydınlatılması gereken bir şeye işaret etmekte midir? Bulunup ortaya konmayı bekleyen bir özün sahihliğine sahip midir? Soru hangisinin alanını ilgilendirmektedir: Hakikatin mi, gerçekliğin mi? Bizi gerçekliğin çıplak alanına mı yöneltmekte ya da üstü henüz örtülü bir hakikate tanıklık etmemizi mi istemektedir? Ve bizden talep ettiği şey, saklı bulunan hakikatin üzerindeki örtüyü açmak, aralamak ya da kaldırmak mıdır? Yoksa soru herhangi bir aşkınlığa dayanmayan bir durumdan mı türetilmiştir?

Bilinen ayrımları vurgulayalım: Gündeliklik gerçekliğin etrafında döner. Gerçeklikse “dış dünyada nesnel bir varoluşa sahip olan şeylerin bütünü”, “bilinçten, bilen insan zihninden bağımsız olarak varolan her şey” anlamına gelir. Uğradığı anlam genişlemesiyle hakikat kavramına yaklaşır ama onu karşılamaz. Hakikatse bir doğrular bütününü, “bir şeyin kendi özü içinde örtüsünü açarak vukua gelmesi ve insanın bunun farkında olması durumu”nu ifade eder. (Felsefe Sözlüğü, Ahmet Cevizci)

Soruyu anlamak, nereden kökenlendiğini belirginleştirmek ve onu hangi bağlama oturtacağımıza karar vermek veya oturduğu bağlamı ortaya koymak istiyorduk. Gerçeklikle hakikat arasındaki ayrım “şiirin evi” ifadesinin gerçeklik alanına değil hakikat alanına işaret ettiğini gösteriyor. Çünkü şiirin özü neyse bizatihi onun evinden söz ediyoruz. Bu, şiirin yapıldığı veya merkezini şiirin teşkil ettiği bir ev değil. Şiir evi yapma, etme, toplanma edimini; şiirin evi ise şiirin özünün kendini kendi hakikatine en uyumlu şekilde ortaya koyduğu yer anlamını içeriyor.

 

Cevabını aramadan önce kendisini anlamaya çalıştığımız soruyu bir ölçüde sorunlaştırmış bulunuyoruz. Soru, bizi asıl ilgilendirecek formunu da kazanmış oluyor: “Şiirin evi nedir?”  Bu şu demek oluyor: Aradığımız şey, hakikatte varsa ne gibi bir şeydir?

“Şiirin evi neresi?” Bu üç kelime, tek başlarına ne söylüyor, sözlükte ne gibi anlamlarla karşılanıyorlar, kökenleri nelerdir? Ev, eski Türkçede de “ev” ve “çadır” anlamına gelen “eb” kelimesinden geliyor. Evin günlük dildeki anlamını ise biliyoruz. İkamet edilen yer, mesken, hane.  Kelime, aile vurgusunu güçlü bir şekilde taşıyor. Kelime; “çayevi”, “kitap evi” vb kullanımlarda olduğu gibi belli bir işin yapıldığı yer anlamına gelmektedir. Ki bu anlam, bizim alanımızın dışında.

Ev ve şiir kelimelerine tekrar dönelim. Öncelikle ev kelimesin Arapçadaki karşılığına bakalım. Ev’in Arapçadaki karşılığı, biliyorsunuz, Beyt . Bu kelimenin hemen uyandırdığı bazı çağrışımlar var ve bu kelime dilimizde de yaşıyor. Beyt, sözlük anlamıyla ev, tasavvufta kazandığı mecazi anlamsa “kalb”. Cenab-ı Hakkın tecelli ettiği İnsan-ı Kamil’in kalbine Beyt-ül Muazzam deniyor. Arza ve semaa sığmayan Allah’ın müminin kalbine sığması sebebiyle, kalp, Beyt-ül Hak diye adlandırılıyor. Ve kalp; meleklerin iniş yeri, nurların mahzeni… Bu ifadelere, evle mukim olmanın iç içe oluşunu düşünerek baktığımızda, kalbe sığmayı görüyor ama ikametin söz konusu olmadığını görüyoruz. Böyle bir mecaza başvurulmuyor. İkamet yok ama tecelli var.

Kelimeye, şiirle ilişkisini kurmak üzere tekrar dönelim. Beyt kelimesi; “ev, çadır, oda mesken, konak” anlamlarına geliyor. Edebiyat terimi olarak aynı vezindeki iki mısralık nazım birimini ifade ediyor. Mısra kelimesi de ilginç.  Sözlükte; “çadır kapısının iki yanı, kapı kanadı ve pervazı” anlamına geliyor. Demek ki beyit için, iki mısrasıyla, biri diğerini tamamlayan iki kanatlı kapı denebilir. Bir bakıma beyit, bizi bir kapıdan eve sokuyor. Bir edebiyat terimine dönüşen, ev anlamındaki bu kelime dikkat çekici…

Şiir kelimesine bakalım. Şiir kelimesi şuurdan türüyor. Sözlük şuura şöyle karşılık veriyor: “İnsanın kendini bilmesi ve içinde yaşadığı zamandan ve mekândan haberdar olabilmesi meselesi; bilinç. / Anlayış, kavrayış, idrak” Burada, sorulması gereken bir soru var. Şuara Suresi’nde şairler için “Onların her vadide sersemce dolaşıp durduklarını görmez misin?” (26/225) deniyor. Şairin; “sersemce” kelimesinde ifadesini bulduğu gibi, şiirin kaynağı olan şuurdan uzak düşebileceğini, kendini iptale kadar varabilecek bir iç çelişki yaşabileceğini görüyoruz. Şuurdan kökenlenen şiir sersemlik halinin içine düştüğünde hakikatinden uzaklaşmış hatta ona ters düşmüş oluyor. Her vadide sersemce dolaşanın bir yerde mukim olup olamayacağını ise sormak gerekiyor. Bu soruya şair dolayısıyla elbette şiir de muhatap olmuş oluyor. Söz konusu edilen şairlerin yapmadıkları ve asla yapamayacaklarını söylediklerine dikkat çekiliyor ayette. Söylenen sözün bir zemini bulunmuyor, onun ayakları yere basmıyor. Sersemce dolaşan şair ve şiiri bir yere, yani hakikate, sabitlenmiş değil. Evde ve mukim olmakta ise bir sabitlik var. Dolayısıyla bu şiirin ikametinden, dolayısıyla evinden söz etmek mümkün değil. O hakikat karşısında yersiz yurtsuzdur. Varlığı tehlikelere açıktır. Dünya içindedir ama sersemliği evi sırtında olmaya bile engel teşkil etmektedir.

Tekrarlarsak: Ev kelimesinin Arapça karşılığı olan beyit, bir edebiyat terimi... Dilimize hem dini literatür hem edebiyat yoluyla oradan girmiş. Şiirin bu en küçük birimi “ev”de, mısra “kapı kanadı” ise, iki mısra tek başlarına değil (Arapçada) bir arada bir hüküm bildiriyorsa; biz o iki mısradan anlam bildiren bir eve girmiş oluyoruz. Onu anlamak ve hissetmek suretiyle kapı bize aralanmış, bize bir ikamet imkânı sunulmuş oluyor.

O halde şunu diyebilir miyiz? Biz; “Şiirin evi neresi?” sorusuna muhatap oluyor ve onu tartışıyorken; şiirin bizim evimiz olduğunu, onun kendini bize bir ikametgâh olarak sunduğunu hatırda tutmamız gerekiyor. Bu ev, bize içine girmek suretiyle, bir sükûn bulma imkânı sunuyor. 

Soru cümlemizin son kelimesine gelelim. Şiirin evi neresi? Neresi zamiri; “Hangi tarafı, hangi yeri”, “Nerede ve hangi yer” anlamına geliyor. Ele alınan cümlede kelimenin yüklendiği anlam nedir? Kelimenin “hangi tarafı, hangi yeri” anlamına bakılacak olursa; şiirin evi, onun şiir olarak ortaya çıkışını temsil eden özün bulunduğu yerdir. Bu eve dışarıdan, okuyucu konumundan bakıldığında ev; şiirin iç dünyasına girmeyi mümkün kılan şeyi veya yeri temsil etmektedir. Kelimeyi ikinci anlamıyla (Nerede ve hangi yer?) alırsak şiirin evini onun kendi varlığının dışında aramamız gerekecektir. Soru burada bir içrek oluşa, mekansallığa işaret etmektedir. Şiir, onu aşıp içeren bir başka varlığın içinde ikamet etmektedir. Soruyla bu kez böyle bir ön kabul ortaya konuyor. Bu ön kabulden hareket edilirse, cevaba kolayca ulaşabiliriz. Şiir dilin içinde tezahür etmektedir ve onun içinde yerleşiktir. Heidegger’in dediği gibi “Dil varlığın evidir.” ve “Varlığın hakikatinin açığa çıkarılmasını sağlayan dildir.” Şiirin diğer varlıklardan farkı, dili aynı zamanda inşa ediyor olması. Böylelikle şiir, sığmazlığın verdiği yaratıcı hamleleriyle dili aşıyor. O halde onun sığmazlığı dili de aşan bir ikamet gerektiriyor diyebilir miyiz? Bu eve sığmazlık, bir evrene mi işaret ediyor?

Anlamlarını açmaya çalıştığımız kelimeler, ileri sürdüğümüz sorular ve yaptığımız yorumlar bizi henüz bir sonuca ulaştırmadı. Belki sorunun üzerine fazla gittik ve cevabı içinde aramadık.  

Soruyu son kez başka bir bakış açısıyla, onun kendisini bize açmasını bekleyerek ele alalım.

Evimiz neresidir? İkamet edilen yer tanımından, ondan bütünüyle kopmadan uzaklaşsak, geriye doğru gittiğimizde karşımıza ne çıkacak? Orası herhangi bir mesken değil. Köklerimize işaret eden, kökenimizi hatırlatan, içine doğduğumuz yer. Bu evin insanın asıl âlemindeki karşılığı, manevi doğuşun gerçekleştiği kalptir. Kendini, ev’in büründüğü mecazi anlamla ifade eden kalp. Burası şiirin doğup büyüdüğü ve ikamet ettiği yerdir. Şiir asıl yurdu olan bu evden uzaklaştığında kendisinden de uzaklaşır.

Böylece sorunun, ev’in içinde mukim olunan yer anlamından öte, ikametin başlangıcına giderek içine doğulan yer anlamıyla sorunsallaştırılması gerektiğini söylemiş oluyoruz. Şiirin doğduğu yer, onun mukim olduğu yerdir; sonucuna varıyoruz. Şairse, içinde doğduğu evde dünyayı çığlıklarla karşılayan insana nispetle hayatı boyunca çığlık atan kişidir.

 

* Dursunbey Belediyesi 17. Şiir Akşamları’nda (17-18 Temmuz 2010) “Şiirin evi neresi?” başlığı altında gerçekleştirilen çalıştayda yapılan sunumun metnidir.